Yeşil Bina Dergisi 28. Sayı (Kasım-Aralık 2014)
YEŞİL BİNA / ARALIK 2014 45 yüzeyine karşılık gelir. Ancak, gece ve güneşsiz kış mevsimi dikkate alındığında, bir insanın yıllık oksijen gereksinimi için 150 m 2 yaprak yüzeyi yeterlidir demek daha doğru olur. Bunun için kentte kişi başına 30-40 m 2 ağaç-çalı-otsu bitkiler - den oluşacak yeşil alan gereklidir. Yani sadece kapalı alanlar için gerekli toplam alan gereksiniminin yüzde 18-20’si kadar daha yeşil alan, ekolojik oksijen dengesi - nin kurulabilmesi için asgari şarttır. Bu da, sağlıklı bir kent için, tüm donatıları dahil ettiğinizde kişi başına 200 m 2 arazi ihtiyacı demektir. Kentleşme Önerisi Doğaya el sürmeyelim gerekçesiyle tıkış tıkış mahallelerde doğayla yaban - cılaşmayı ve sonunda piknik yaptığı ormana çöplerini bırakırken bundan hiç utanç duymayan, hatta bir mangal keyfi uğruna ormanların yanmasına neden olan bir nesil yaratmak değildir çevrecilik. Bu mudur tek öneri?.. Yeni bir imar alanını tartışırken ya da yaratırken, insanları çağ - daş hapishaneler olan çok katlı binalara mecbur bırakmak ile, o imar alanını bir doğa uzantısı olarak planlayıp, yeşilin içinde yaşamalarını sağlamak arasında tercih yapmalıyız. Sağlıklı bir kentleşme, çok katlı bina - lar sayesinde yerden yükselerek, böylece yeşili koruduğunu zannetmek değildir. O tercih aslında, kendisini beton lahitler içine hapsetmek ve müebbet mahkumiyet yaratmaktır. Böyle mekânlarda büyümek zorunda kalanlardan, nimetlerini tanıma - dıkları, o yüzden içselleştirmedikleri “yeşil adına” doğru bir eylem beklemek, gerçek - ten şaşırtıcı olurdu. Önereceğimiz yerleşkedeki yapılar, zeminde doğadan mecburen çaldığı top - rağı çim çatılarına ve teraslarına taşıyarak ödeşecek, bulunduğu araziyi doğru bir planlama ile ağaçlandıracak ve böylece doğaya saygılı olmanın, onu gerçekten korumanın en doğru örneğini oluştura - caktır. İlgili makalelerim açıklayıcı ola - caktır: “Doğaya Saygılı Mimarlık”, “Çatı Dediğin Yeşil mi Olur?”. Kendilerine gereken enerjinin tümünü sadece güneş, rüzgar ve toprağın sabit enerjisini kullanarak üretebilecektir. İhti - yacından fazlasını ise çıkan kanun gereği devlete satabilecek ve beşte birimiz kadar güneşe sahip Almanya koşullarında bile “ikinci emekli maaşı!” denilen seviyede gelir elde edebilecektir. Böylece, milli iha - net saydığım doğalgaz bağımlılığından ve fosil yakıt tüketiminden, yani 2013 itiba - riyle yıllık 50 milyar doları bulan gereksiz harcamamızdan geri adım atılabilecektir.. Tüm atıklarını biyolojik yöntemle, bireysel ya da mahalle bazında arıta - cak, yağmur suyunu da toplayarak, tüm sulama amaçlı işlerde ve rezervuarlarında kullanarak yüzde 90’a ulaşan seviyede su tasarrufu sağlayacaktır. Böylece ayrı bir kanalizasyon sistemine de ihtiyaç duy - mayacaktır. Ve bundan böyle o kentte ve ülkede yapılacak tüm binalara örnek olacaktır. Bizlere düşen, “yasak hemşe - rim!” basitliğinde bir düşüncenin arkasına kolayca sığınmak değil, “neden yasak ?” diye sorma cesaretini göstererek, böyle yapılanmaları teşvik etmektir. “Böylece merkezden uzaklaşacağız, yani taşıma giderleri artacak!” endişesi taşıyanlara, böyle bir yerleşkede üretile - cek enerjinin hiçbir fosil yakıt tüketimine gerek bırakmayacak, hava ve gürültü kirliliği de yaratmayacak olan elektrikli araçlarla bedelsiz taşımaya bile vesile olabileceğini hatırlatmak isterim. Yeşili kullanmasını beceremeyerek, kentleşme kurgusu içine dahil edemeye - rek, insanları asfalt meydanlara ve beton binalara hapsetmek, şehircilik ayıbıdır. Yeşil adeta “ateşe dokunma!” komu - tuna benzer, “yeşile dokunma!” sloganı ile korunmaya çalışılmaktadır. Halbuki “yeşili sev, birlikte yaşa” olmalıdır sloganı - mız. Ancak böyle sağlanır doğanın gerçek korunması. Yeşili korumak ancak onunla birlikte yaşamayı öğrenmek ve öğretmekle mümkündür. “Çimenden korkma, ağaca sarıl, doğa senin doğal hakkın, sahiplen ki korunsun!” diyebilmeliyiz insanlara. Bilgiyi Sorgulamak!.. Evet, bazı kuralları esnetirken kötü örnek ve uygulama ihtimalleri peşin bir endişe yaratabilir. Ama vahşi kapitalizmin emellerinden ancak doğanın nimetleri ile tanışmasına fırsat verilen ve böylece onun asıl sahibi olduğunu fark edebilen ve böylece kendisine yetebileceğini idrak edenlerin gözetimi ve denetimi sayesinde gerçekten korunabilir insanlık. Sadece yasaklayıcı kanun ve yönetmeliklerle değil!.. Ona uzaktan bakarsanız, yangı - nına da talanına da uzaktan bakarsınız. Doğa nutukla korunmaz. Birlikte yaşadığı - nız aileniz, nasıl ki sizin en önemli koruma önceliğiniz ise, birlikte yaşadığınız doğa da ancak o zaman en yüksek önceliğe sahip olacaktır. Sağlıklı bir kent dokusu böyle elde edilir. Bildiğimiz keçi, en sadık doğa dostu - dur.. Çünkü hep doğada yaşamayı tercih eder. İnsanın bile ulaşamadığı yerlerdeki otlarla beslenir ve doğanın kendisi için yaşam güvencesi olduğunu bilir. Koyun gibi sadece önüne konulanla yetinmez. Lütfen bu konuyu, dağlarda ve keçilerle birlikte ömür süren göçerlere danışınız. Maalesef milli eğitim sistemimizde, besle - nirken doğaya zarar verdikleri öğretilmiştir bize. İşte bu da yeşil alanlardaki yatay yaşam tercihlerinin, doğayı yok edeceği ya da ahşap evlerde oturmanın ormanları tüketeceği derin yanılgısına benzer bir bilgi kirliliğidir. Hırsız girmesin diye evinin tüm kapı ve pencerelerine demir parmaklık takan insan, aslında hırsıza layık göreceği hapis - haneye kendisini hapsetmiş, yani kendi zindanını yaratmış olur. O yüzden ilgili tüm meslek gruplarına, doğa adına ve böylece ülkemiz adına kararlar alırken aslen kadim ama yeni gündeme gelen bilgilere kulak vermelerini, “doğayı korumaya çalışırken, kökten kaybetme!” riskine dikkat etmele - rini tavsiye ediyorum.
Made with FlippingBook
RkJQdWJsaXNoZXIy MTcyMTY=