Yeşil Bina Dergisi 28. Sayı (Kasım-Aralık 2014)
43 YEŞİL BİNA / ARALIK 2014 gayretlerin aynı zamanda ülkemiz adına bir “var oluş” mücadelesi olduğunu da daima hatırlatarak!.. Bu meslek gruplarında, kentsel yaşam ve kurgusuna ilişkin, maalesef büyük bir çoğunluğun sürdürülebilirlik adına tek bir gayreti ve ne olduğuna dair bilgisi yok iken, nasıl becerilecektir acaba bu iş?.. Bir kenti, aslen rantsal dönüşüm olan, ancak kentsel dönüşüm adı altında bir aldatmaca içinde talan etmeyi mimarlık, mühendislik ve yöneticilik zannedenler çoğunluktadır maalesef. Evet bu vahşi kentler dönüştürülmelidir. Çünkü bu hali ile bir karabasandır. Ama yukarı doğru, yani günahlara günah ekleyerek değil, doğru istikametlerde, yani yanlara doğru, yani kendisine yetebilen, yaşamsal ener - jisini üretebilen, atık sorunlarını mahal - len çözebilen ve yaşayanları doyurabilen kentlere doğru!.. Çünkü kendi yarattığımız nedenler ve elde olmayan deprem ben - zeri olaylar açısından kentler, bir ölüm tuzağıdır artık. Çevreciler, Plancılar... Genellikle çevreci geçinenler, bir “kar - bon” bilirler, bir de “küresel ısınma!”... Bu ikisi yeter onların “bilge insan!” olmala - rına... Karbonun bir ticaret metâsı, küre - sel ısınmanın da emperyalizmin korkut - ması olduğunu ise hiç düşünmezler. Biraz da ağaç lazımdır onlara. Ama sadece “var mı, var!” diyebilmek için. Çoğunun bir ağaç dikmişliği ve altında uyumuşluğu yokken ve var olanın lafla korunmaya - cağını bilmezken, yani daha mevcudu bile hakkıyla koruyamamışken, olur olmaz yerlere gönül koyarlar. Aslanım yeşiller ve yeşil geçinenler!.. Yeşilin ne olduğunu kitaplardan öğrenen bu nesil, aynı koşullarda yetiş - miş ve eli toprağa, çıplak ayağı tarlanın çamuruna bulaşmamış, çapanın sapına değmemiş, bir fidanın büyümesini izle - yememiş, bir sarmaşığı okşayamamış, bir yılını olsun köyde geçirmemiş; kenti, belediye sınırlarından ibaret sanan, o sını - rın dışına da sadece “yeşil alan” yazarak görevini yaptığını düşünen, kentsel plancı akademisyenlerin öğrencileri olmuştur maalesef. O yüzden, bugünkü sonuçlar hiç şaşırtıcı gelmiyor bana. Azımsanma - yan sayıdaki, Anadolu’nun, yani doğanın bağrından gelen hocaların büyük çoğun - luğu ise medenilik ve bilimsellik tanımının “doğadan soyutlanmış” kılıfına bürün - meyi, çağdaş ve şehirli olmanın ilk şartı sanmışlardır. Delil mi lazım?.. Buyurun bir plancı portalı... “şehirplanlama.net ” isimli bir paylaşım, şu tanım ile başlıyor, lütfen dikkat buyurun: “Şehir, genelde tarımsal faaliyetlerin yapılmadığı, insanların kırsal alanlara göre daha medeni bir yaşam sür - düğü, birçok olumsuz etkilerden ve koşul - lardan korunmak için kurulan geniş yer - leşim bölgesidir” diyor ve devam ediyor: “Şehirler kendi içlerinde makineleşme ve sanayileşmelerini geliştirerek kendilerini geliştirmiş ve büyütmüşlerdir. Bir şehrin hem ticari hem sanayi açısından geliş - mesi, mutlu ve gelişen medeni bir kitle ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bazı şehirler kendilerini bu yönde fazlasıyla geliştirmiş, bazı şehirler ise koşulların - dan dolayı fazla ilerleme gösterememiş - tir. Konuyu özetlemek gerekirse, şehirler bizlerin medeni yaşaması için tek elverişli ortam olup, dünyanın gelişmesindeki ilk önemli adımdır…” Bu kadarı yetti isyanıma!.. Bilmem anlatabildim mi? Çürümüşlük nereden başlıyor ve isyanım nedendir anlaşıldı mı acaba?.. Bu arkadaşlara tek söyleyeceğim şey, “Allah şifalar versin !” olacaktır. Arazi Gereksinimi Temel önerim olan yatay yaşam için yer yok zannedenler, şimdi söyleyecekle - rime kulak versinler lütfen. 2003 yılında yazdığım ve “Bir Ülke Nasıl Yenilenir?” başlıklı makalemde detaylı olarak açıkla - dığım gibi, Türkiye’yi boydan boya geçen 8 km kalınlığında bir alanda 60 milyon insanın iki katlı ve bahçeli evlerde yaşa - masının mümkün olduğunu, rahmetli hocamız Turgut Cansever ile birlikte hesaplamıştık. Gelin birlikte o hesabı 78 milyona, yani günümüze uyarlayalım. Dünya standartlarında, bahçe olanaklı ideal yerleşim yoğunluğu en çok 100 dönüme 150 kişi, yani kişi başına 666 m 2 ile en az 10 dönüme 150 kişi, yani 66 m 2 aralığında değişirken; 30 dönüme 150 kişiye karşılık gelen, kişi başına 200 m 2 den yola çıkan bir planlamanın ülkemiz koşullarına ve bilimsel verilere en uygun çözüm olduğu kanaatindeyiz. Türkiye’nin toplam alanının yaklaşık 800 bin km 2 olduğunu, Devletin elinde tarımsal, dağlık bataklık ve elverişsiz alan - lar dışında ortalama 400 bin km 2 arazi olduğunu bilmekteyiz. Yukarıdaki ölçekte bir yerleşim için sosyal donatılar, yollar ve yeşil alanlar dahil kişi başına 200 m 2 hesabı ile, 78 milyon nüfus için sadece 15.6 milyon dönüm, yani 15 bin 600 km 2 arazi gerekmektedir. Bu alan, ülke yüzöl - çümünün YÜZDE 1.95’idir. Ülkeyi boydan boya geçen 1500 km boyunda bir çizgi düşündüğünüzde, 10.4 km eninde bir bandın tüm nüfusu; bah - çeli, enerji öncelikli, ekolojik ve sağlıklı bir yerleşime kavuşturabileceğini kolayca hesaplayabiliriz. Gözde canlandırılması kolay olsun diye, otomobillerimizde taşı - dığımız katlanır bir karayolları haritasında bu alanın ancak 5,6 milimetrelik bir çizgi kalınlığı kadar yer kaplayacağını söyleye - biliriz. Yani yer yok diyenler, bu hesabı bilmeyenlerdir. Olmayan şey ise bilinçli planlamadır. Gerçek Koruma Gerçekten doğayı korumak, insanları alçak yapılarda oturmaya teşvik etmek, yani insanı doğaya, doğayı insana ema - net etmektir. Doğa böyle korunur. Yani, birlikte yaşatarak edinecekleri sahibiyet duygusu ile. Gökdelenin yirminci katında oturup uzaktan seyrettiği, üstünde otur - ması bile yasaklanmış çim alanı gökyü - zünden izleyerek değil. 2009’da kaleme
Made with FlippingBook
RkJQdWJsaXNoZXIy MTcyMTY=