Yeşil Bina Dergisi 24. Sayı (Mart-Nisan 2014)

58 YEŞİL BİNA / NİSAN 2014 aslında henüz adını koyamadığı yeni bir yaşama doğru, içgüdüsel bir gayret içinde midir insanlık? Belki de gereksiz üretimlerden ve o yüzden tükettiğimiz kaynakların, kirlettiğimizi çevrenin gafle- tinden kurtulduğumuzda, aslında farkına varamadığımız ama yaşamsal gereklilik olan yepyeni üretimlere ve marifetlere açılacaktır kapılar. Belli mi olur?.. Artık her gittiğim üniversitede bir “Biyomimikri”, yani doğayı taklit anlamın- daki, varoluşun muhteşem kurgusunu detaylarda arayan ve hayata aktarmaya çalışan bölümü kurmalarını tavsiye ediyo- rum. Yani o müthiş laboratuvarda zaten var olan yaratılış mucizelerini ve formül- lerini keşfeden ve bütün bilim dallarına ipuçları sunan bölümü açmalarını öneri- yorum. Akıllı sanayiciler bu ipuçlarını keş- fetmeye ve hayata aktarmaya başladı bile. Engerek yılanının, tehlikeyi anında fark edip, yok etmesindeki kurguyu; füze kal- kanına, timsah derisindeki özel yapıyı; daha hızlı yüzmemizi sağlayacak mayoya aktaran, termit yuvasındaki havalandırma tekniğini yapılarda başarıyla uygulayan projelere kadar sayısız çözümler ve for- müller içeriyor yaradılış mucizesi. Belki de boş zannettiğimiz zaman- larda, özel bir eğitim şansı verecektir bize bu arayışlar. Sorunları nasıl çözdü- ğünü gözlemleyeceğiz doğanın. Belki de, gençlerin ve yetişkinlerin gönüllü olarak katılacağı, bilenin bilmeyene bilgi aktar- dığı, alternatif bir eğitim süreci ortaya çıkacaktır gelecekte! Yani mecbur olduğumuzu sandığımız, “mesai” adını verdiğimiz ve rutin haline geldiğinde eziyete dönüşen kurgudan kurtulabildiğimizde, yani bakmayı ve görmeyi öğrendiğimizde bir farkındalığa ulaşıp, şükretmeyi de öğreneceğiz. O, zaten var olan muhteşem yaradılış, bütün sırlarını seve seve sunacaktır bize. Yani kimse boş ve işsiz, sanayi üretimsiz kal- mayacaktır. Sadece kirinden arınacak, kazancını helal ettirecektir. İnsanların, insanlığını hatırladığı, savaşların neden- siz kaldığı bir geleceğe belki de böyle kavuşacağız. önemli ve değerli şeyler üretebilmişler. Yani kazanılan o vakte çok sevinmişler. Unutmayalım ki sanayi ilerledikçe, çok değil, 100-150 sene önceleri hafta boyu kesintisiz çalışma mecburiyetinden pazar günü tatil yapmaya, derken cumartesiyi önce yarım gün kısaltıp, sonra tamamını tatile katmaya muvaffak oldu insanlık. Eğer kendimize yetiyorsak ve vahşi kapi- talizmin tuzağına düşmemeyi becerebi- lirsek, yani o kıvama geldiğimizde, üç gün tatil neden olmasın?.. Belki de dört gün!.. Söylemedi demeyin. Şöyle bir düşü- nün: En hatırlanası mutlu günleriniz rutin mesai saatlerine mi, tatillere mi rastlıyor? Biz bu dünyaya niçin geldik acaba?.. Sadece acılardan ders almaya mı, yoksa nimetlerden keyif almaya mı?.. Şimdi gelelim tatil kavramına. Başıboş günlere, sorumluluk taşımadığımız gün- lere “tatil” dedik genel olarak. Hep bera- ber düşünelim; bizi fikri olarak geliştiren, ilham veren, yeni şiirlere ya da romanlara hatta yeni buluşlara sevk eden içgüdüler, masa ya da makine başında mı ortaya çıktı daha çok, dinlenmiş bir zihne sahip olup, güzel bir manzaranın tadını çıkarır- ken mi?.. Evet acılar da eğitmendir. Ama haz duygusu, hem yaratana teşekkürdür hem de en büyük öğretmen. O sırada keşfedilir bizi mutlu eden doğanın sırları. Yoğun bir çalışmanın ardından, gökyü- züne daldığınızda gelir akla en önemli formüller, en kestirme çözümler. Yani, farklı bir yaşam mıdır yoksa insanlığın özlediği; ama dışa vuramadığı? Yoksa, çalışma saatlerini ve günlerini kısaltarak, olan ve sudan başka atık vermeyen hid- rojeni yakan fırınlardan, sessiz ve güvenli, elektrikli ulaşım araçlarına kadar, yepyeni üretim teknolojileri gelişecek ve ticarileşe- cektir öyle bir dönemde... Yiyecek satmak uğruna, günde üç öğün yemeğin sağlıklı bir büyümeye yet- meyeceğine inandırılan toplumu, artık doyurmanıza da, mutlu etmenize de imkan yoktur. Tersine, insanları giderek maddi ve manevi bir çıkmaza sürükle- meniz söz konusudur. Bu kapsamda, “moda” denen şey de bir tür “maksatlı eskitmedir”. Normal olarak üç dört yıl rahatça giyilecek bir elbisenin ya da ayak- kabının 3 ila 6 ay arasında mutlaka değiş- tirilmesine inandırmaktır insanları. Bu da, giysi endüstrisinin ayakta kalma savaşına ait vahşi bir dayatmadır maalesef. Yeni Bir Yaşama Doğru!.. Peki bütün bu dayatmalar ortadan kalkarsa, çark nasıl dönecek? Kim ne satabilecek, kimler işsiz kalacak? Vak- tiyle Bağdat demiryolu yapılırken “artık bir aylık yol bir günde gidilecek” dendiğinde halkın ilk tepkisi, “Geri kalan 29 günde ne yapacağız” olmuş. Aynı durum Çin’de de yaşanmış. Yani ilk tepki ve davranış psikolojisi her zaman aynı!.. Peki sonra ne olmuş?.. O toplumlar geri kalan zamanda yapılacak yeni işler ve işlevler bulmuşlar. Hayat, can sıkıntısı olmaksızın devam etmiş. Sonradan anlaşılmış ki, yollarda gereksizce harcanan zaman en kıymetli şeymiş meğerse. Ve sermaye olarak o zamanı kullanabilen insanlar, çok daha PERSPEKTİF

RkJQdWJsaXNoZXIy MTcyMTY=